Bazı insanlar hayatımıza büyük bir arayışın sonunda girmez. Onları bulmak için yollar aşılmaz, yıllar harcanmaz, kaybedilmiş haritaların peşine düşülmez. Bir gün sıradan bir öğleden sonra, hiç hesapta olmayan bir yerde karşılaşılır; bir arkadaş masasının ucunda, iş çıkışı yetişilmeye çalışılan bir otobüste, yanlışlıkla kabul edilen bir davette ya da o gün evden on dakika geç çıkıldığı için. Sonra insan dönüp baktığında, hayatının yönünü değiştiren o karşılaşmanın ne kadar sessiz gerçekleştiğine şaşırır. O gün gökyüzü yarılmamış, kimse kapıdan içeri girerken müzik başlamamış, dünyanın geri kalanı kendi telaşına devam etmiştir. İki insan birbirini bulurken hayat, bunu olağan bir günün içine saklamıştır.
Belki de bu yüzden bazı karşılaşmaların değerini anlamakta zorlanıyoruz. Büyük emeklerle kazandığımız şeylerin hikâyesini biliriz. Uğruna uykusuz kaldığımız bir işin, yıllarca para biriktirerek aldığımız bir evin ya da defalarca deneyip sonunda başardığımız bir sınavın ağırlığını taşırız. Onlara bakarken yalnızca sahip olduğumuz şeyi değil, oraya ulaşmak için geçtiğimiz yolu da görürüz. Fakat insanlar çoğu zaman bize böyle gelmez. Bazen biri hayatımıza hiçbir bedel ödetmeden, hiçbir mücadele istemeden, sanki zaten yolumuzun üzerinde duruyormuş gibi girer. Biz de kolay karşılaştığımız insanı kolay bulduk sanırız. Oysa tesadüfün zahmetsizliği, karşımıza çıkanın sıradan olduğu anlamına gelmez. Sadece hayatın bazı hediyeleri janjanlı paket kâğıdına sarılmadan gelir. Hepsi bu.
Birini yıllarca arasanız bulamayabileceğinizi, onu bulduktan sonra düşünmezsiniz. O sırada aklınızda dünyanın büyüklüğü, ihtimallerin çokluğu ya da yollarınızın kesişmemesi hâlinde yaşayacağınız başka hayatlar yoktur. Karşınızdaki insan artık oradadır ve varlığı, bir süre sonra odadaki pencere kadar doğal görünmeye başlar. Sabahları aynı sesi duyarsınız, aynı yüzü görür, aynı alışkanlıklara denk gelirsiniz. İlk zamanlar dikkat ettiğiniz küçük ayrıntılar yavaş yavaş gözden kaybolur. Gülerken başını hafifçe yana eğmesi, sevdiği bir şeyi anlatırken nefesinin hızlanması, yorulduğunda sessizleşmesi, bir şeye içerlediğinde bunu belli etmemek için gereğinden fazla normal davranması… Bir zamanlar sizi ona yaklaştıran bütün bu ayrıntılar, zamanla günlük hayatın kalabalığına karışır. İnsan tanıdığı kişiyi artık keşfetmeye gerek olmadığını düşünür ve onu, yıllar önce öğrendiği hâliyle zihninde sabitler.
Oysa hiç kimse, ilk tanıştığınız günkü kişi olarak kalmaz. Aynı evin içinde yaşarken bile birbirimizden habersiz değişiriz. Bazı korkularımız küçülür, bazıları büyür. Mesela önceden kolayca anlattığımız şeyleri artık içimizde tutarız. Bizi heyecanlandıran şeyler değişir, yorulduğumuz yerler çoğalır, sessizliklerimizin anlamı başkalaşır. Yanımızdaki insan bütün bunları fark etmiyorsa, bizi tanıyor olması bir noktadan sonra yalnızca eski bilgilerden oluşan bir dosyaya dönüşür. En sevdiğimiz yemeği bilir ama son zamanlarda neden iştahımızın olmadığını bilmez. Hangi kahveyi içtiğimizi bilir ama sabahları neden eskisi kadar konuşmadığımızı merak etmez. Çocukluk hikâyelerimizi ezbere anlatabilir ama bugün canımızı sıkan şeyi sormaz. Böylece insan, en yakını tarafından tanınan ama görülmeyen birine dönüşür.
Bir ilişkinin en kırıcı tarafı her zaman kötü davranışlar değildir. Bazen insanı en çok, varlığının karşısındakinin hayatında hiçbir şaşkınlık uyandırmaması yaralar. Yıllarca aynı sofraya oturmuş, aynı sorunları birlikte taşımış, işler yolunda gitmediğinde elinden geleni yapmışsınızdır. Bütün bunlar zamanla karakterinizin doğal uzantısı sayılır. Sabırlıysanız hep sabırlı olmanız, anlayışlıysanız her şeyi anlayışla karşılamanız, toparlayan tarafsanız her dağılan şeyi yeniden toplamanız beklenir. Kimse dönüp de bunun sizden ne götürdüğünü sormaz. Çünkü iyi niyetiniz, bir süre sonra tercih olmaktan çıkarılıp göreve dönüşmüştür. İnsanlar size sunduğunuz için minnettar olmaları gereken şeyleri, sizin değişmez özelliğiniz sanmaya başlar.
Bunun adı her zaman sevgisizlik değildir. Sevgi bazen yerinde durur ama dikkatin gerisine düşer. İnsan karşısındakini sevdiğini düşünmeye devam ederken onu ihmal edebilir, çünkü zihninde sevgi bir kez verilmiş ve artık kendiliğinden sürecek bir şey hâline gelmiştir. Oysa sevgi, uzun yıllar boyunca yalnızca duyguyla ayakta kalmaz. Dikkat ister, merak ister, karşısındaki insanın değişebileceğini kabul eden bir uyanıklık ister. Birinin yanında yıllardır bulunmak, onu her gün gördüğünüz anlamına gelmez. Bazen insanlar aynı yatağın iki yanında uyur, aynı masada yemek yer, aynı çocuğun anne babası olur ve yine de birbirlerinin içinden geçen hayata yabancı kalır.
En başta değeri anlaşılmayan insan çoğu zaman hemen gitmez. Önce kendini anlatmaya çalışır. Daha açık konuşur, sonra daha dikkatli cümleler kurar, yanlış anlaşılmamak için söylediklerini yumuşatır. Karşısındaki rahatsız olmasın diye sesini alçaltır, doğru zamanı bekler, onun yorgunluğunu ve stresini hesaba katar. Bir süre sonra aynı şeyi tekrar tekrar anlatmaktan utanmaya başlar. İhtiyacını dile getirmenin dilenmek gibi hissettirdiği bir yere gelmiştir çünkü. Sonunda susar. Dışarıdan bakıldığında mesele kapanmış gibi görünür. Oysa kapanan mesele değil, insanın kendini anlatma isteğidir.
İşte en büyük yanılgı da burada yaşanır. Karşı taraf sessizliği huzur sanır. Artık şikâyet etmediğine, eskisi kadar tartışmadığına, bir şeyleri kurcalamadığına göre her şeyin yoluna girdiğini düşünür. Oysa bazı sessizlikler kabulleniş değil, vedanın hazırlığıdır. İnsan gitmeden çok önce geri çekilmeye başlar. Artık anlaşılmayı beklemez, anlatacaklarını kendi içinde tutar, iyi bir haber aldığında ilk ona söylemez, üzüldüğünde onun yanına gitmez. Aynı evin içinde yaşamaya devam eder ama kalbinin kapısını yavaşça kapatır. Bu kapanış büyük bir gürültüyle olmadığı için kimse fark etmez. Sonra bir gün gerçekten gittiğinde herkes şaşırır. “Hiç belli etmedi,” denir. Oysa yıllardır belli etmiştir; yalnızca kimse gidişini görmemiştir.
Tesadüfen karşılaştığımız insanları sıradanlaştırmanın bedeli, çoğu zaman onlar gittikten sonra anlaşılır. Çünkü yokluk, alışkanlığın üzerindeki örtüyü kaldırır. Her gün yapılan küçük şeyler birden görünür olur. Evin içindeki bir ses eksilir, birinin masada oturduğu yer göze batmaya başlar, daha önce önemsenmeyen cümleler hafızada tekrar tekrar dolaşır. İnsan kaybettiğinde karşısındakinin değerini yeni öğrenmez; aslında uzun zamandır bildiği fakat bakmayı bıraktığı şeyleri yeniden görür. Bu nedenle pişmanlık, çoğu zaman bilgisizlikten değil, gecikmiş dikkatten doğar.
“Aslında seni arasa ömrü yetmez bulmaya ama tesadüfen bulduğu için sıradan sanıyor” sözü tam da bunu anlatıyor. Bir insanın karşımıza zahmetsizce çıkması, onun benzerinin her köşe başında bulunabileceği anlamına gelmiyor. Aynı sabra, aynı mizaha, aynı merhamete, aynı yaralara ve aynı sevme biçimine sahip başka biri yok. İnsanlar birbirinin yerine geçebilen eşyalar değiller. Birini kaybedip başka birini bulduğunuzda yalnızca yeni bir insanla karşılaşırsınız; kaybettiğiniz kişinin aynısını geri getirmiş olmazsınız. Çünkü her insan, yaşadığı hayatın, taşıdığı yüklerin, öğrendiği dillerin, çocukken duyduğu cümlelerin ve kimseye anlatmadığı korkuların bir toplamıdır. Bir başkasında aynı gülüşü bulsanız bile aynı hikâyeyi bulamazsınız.
Buna rağmen bazı insanlar, kendilerine sunulan sevgiyi sınırsız bir kaynak sanır. Sanki karşılarındaki insanın sabrı hiç tükenmeyecek, iyi niyeti hiç yorulmayacak, bağlılığı her koşulda devam edecekmiş gibi davranırlar. Oysa sevgi tükenmese bile sevginin yaşanma biçimi tükenebilir. İnsan birini sevmeye devam ederken onun yanında kalmaktan vazgeçebilir. Bir zamanlar kurduğu hayale inanmayı bırakabilir. Karşısındaki kötü biri olduğu için değil, o ilişkinin içinde kendisi olmaktan uzaklaştığı için gidebilir. Bu ayrım önemlidir; çünkü her gidiş sevginin yokluğu değildir. Bazen insan, sevgisine rağmen kendisini kurtarmak zorunda kalır.
Birinin kıymetini bilmek, onu sürekli övmek ya da her gün büyük jestler yapmakta değildir. Onun emeğini doğal görev saymamak, varlığını garanti görmemek, değiştiğini fark etmek ve hâlâ ne hissettiğini merak etmektir. Onun sizi sevmesini karakterinin zorunlu bir özelliği gibi değil, her gün yeniden yaptığı bir seçim gibi görebilmektir. İnsan sevildiğini bildiğinde rahatlar; fakat sevginin sonsuza dek aynı biçimde süreceğini düşündüğünde dikkatsizleşir. Rahatlıkla hoyratlık arasındaki çizgi de çoğu zaman burada kaybolur.
Belki bazı insanların hayatımızdaki yerini anlayabilmek için, onlarla hiç karşılaşmadığımız bir hayatı düşünmek gerekir. Aynı gün başka bir sokaktan geçseydik, o davete gitmeseydik, o mesajı cevaplamasaydık, o şehirde yaşamamış olsaydık ne olurdu? Bugün bildiğimiz bazı şarkıları hiç duymayacak, bazı şehirleri hiç görmeyecek, bazı yaralarımızı başka türlü taşıyacaktık. Çocuklarımız başka bir yüzle dünyaya gelecek ya da hiç gelmeyecekti. Hayatımızın sıradan sandığımız bütün düzeni, bir zamanlar son derece kırılgan bir ihtimalden doğmuştu.
Bunu hatırlamak insanı korkutmak için değil, uyandırmak için gerekli. Yanımızdaki herkese kaybedecekmişiz gibi tutunmak sağlıklı değildir; fakat hiç kaybetmeyecekmişiz gibi davranmak da değildir. Sevginin içinde bir miktar dikkat bulunmalı. Karşımızdaki insanın bugün burada olmasının, yarın da aynı yerde duracağına dair bir sözleşme olmadığını bilmek gerekir. İnsanlar kalmayı seçerler ve bu seçim, görmezden gelindikçe zayıflar. Bir ilişkinin en sessiz gerçeği budur: Kimse yalnızca bir zamanlar sevildiği için sonsuza kadar aynı yerde kalmak zorunda değildir.
Bazı karşılaşmaların kıymeti, bize ne kadar zor ulaştıklarıyla ölçülmez. Hayat bazen en nadir insanları en sıradan günlerde karşımıza çıkarır. Onları bulmak için ömür harcamamış olmamız, onları kaybettiğimizde bir benzerini kolayca bulacağımız anlamına gelmez. Tesadüf, değerin karşıtı değildir. Bazen tesadüf, hayatın en değerli şeyleri sessizce önümüze koyma biçimidir. Mesele, karşımıza çıkanın ne kadar nadir olduğunu zamanında anlayabilmek ve onu, hep orada duracak sıradan bir eşya gibi değil, her gün yeniden seçilmesi gereken canlı bir bağ olarak görebilmektir.

0 Comments