İnsanların hayatlarını değiştiren şeylerin büyük kararlar olduğuna uzunca bir süre ben de inandım.
Yeni bir işe girmek.
Başka bir ülkeye taşınmak.
Evlilik.
Boşanmak.
Çocuk sahibi olmak.
Sanki hayat, yalnızca büyük olayların ardından yön değiştiriyormuş gibi düşünüyordum. Sonra dönüp kendi hayatıma baktığımda garip bir şey fark ettim. Beni değiştiren anların çoğunda dışarıdan bakıldığında çokta ilginç bir şey olmamıştı. Yani şöyle anlatayım, aynı evde yaşıyordum, aynı insanlarla görüşüyordum, aynı işe gidiyordum, aynı ülkede yaşıyordum. Ama içimde biri, yıllardır anlattığı hikâyeyi değiştirmişti.
Sanırım hayat tam da böyle çalışıyor.
Önce hikâye değişiyor.
Sonra insan.
En sonunda da dünya.
Bunu ilk kez çok yakın bir arkadaşım sayesinde fark ettim.
İkimiz de hemen hemen aynı yaşlardaydık. Benzer eğitimler almıştık. İkimizin de hayalleri vardı. Fakat onunla ne zaman konuşsak, cümleleri hep aynı yere çıkıyordu.
"Ben çok şanssızım!"
İlk başta bunun sıradan bir yakınma olduğunu düşündüm. Hepimiz bazen böyle konuşuruz öyle değil mi? Trafikte, uçağı kaçırınca, istediğimiz işi alamayınca "Şans işte." der geçeriz.
Ama zaman geçtikçe onun bunu yalnızca söylemediğini fark ettim.
Buna gerçekten inanıyordu.
Ve insan inandığı şeye göre yaşamaya başladığında, dünya da yavaş yavaş o inancı doğruluyor gibi görünmeye başlıyor.
Bir iş görüşmesinden olumsuz cevap aldığında, bu onun için yeni bir reddedilme değildi. "Ben zaten şanssızım." hikâyesinin yeni bir kanıtıydı.
Bir ilişkisi bittiğinde yalnızca üzülmüyordu. "Kimse beni gerçekten sevmiyor" cümlesinin altını biraz daha kalın çiziyordu.
Arabası bozulduğunda mekanik bir arıza yaşamıyordu.
Evren yine ona karşıydı.
Dışarıdan bakınca yaşadığı olaylar birbirinden tamamen farklı görünüyordu. Ama zihninde hepsi aynı dosyanın içine giriyordu.
İnsan zihni ilginçtir.
Gerçeği olduğu gibi kaydetmez.
Anlam üretir.
Bir roman yazarı gibi çalışır. Elindeki yüzlerce olayı alır, bazılarını büyütür, bazılarını küçültür, bazılarını tamamen çıkarır ve sonunda kendisi hakkında tutarlı bir hikâye oluşturur.
Sonra da yıllarca o hikâyeyi yaşamaya devam eder.
Belki de bu yüzden iki kardeş aynı evde büyür ama biri çocukluğunu "Bizi zor günler güçlendirdi." diye anlatırken diğeri "Hayat bana hiç adil davranmadı." diyerek anlatır.
Peki hangisi doğrudur?
İkisi de.
Çünkü yaşadığımız hayat kadar, yaşadığımız hayata yüklediğimiz anlam da gerçektir.
...
Manifesting hakkında konuşurken insanların en çok düştüğü yanılgının da burada başladığını düşünüyorum.
Sanki mesele evrene sipariş vermekmiş gibi anlatılıyor.
İstediğini yaz.
Hayal et.
Olumlama yap.
Bekle.
Oysa insanın hayatı, dilek listeleriyle değil, kimliğiyle şekilleniyor.
Kendini değersiz hisseden biri, milyonlarca kez "Ben değerliyim." diyebilir. Ama ertesi gün toplantıda fikrini söylemeye cesaret edemiyorsa, zihni hangi cümleye inanacağını çoktan seçmiştir.
Çünkü beyin kelimelerden çok davranışları dinler.
Kendimize dair inançlarımız, söylediklerimizden çok yaptıklarımızın toplamıdır.
Bu yüzden bazı insanlar yıllarca aynı hedefleri koyar ama hiçbir yere varamaz.
Sorun hedef değildir.
Sorun, o hedefe gidebilecek insan olduğuna inanmamaktır.
Bir maraton koşmayı hayal eden ama her sabah "Ben zaten spor insanı değilim" diyen birini düşünün.
İlk hafta koşuya çıkar.
İkinci hafta bahane üretmeye başlar.
Üçüncü hafta tamamen bırakır.
Sonra da "Demek ki iradem zayıf." diye düşünür.
Belki de iradesi zayıf değildir.
Belki yalnızca kimliğiyle hedefi birbirini hiç tanımamıştır.
...
Bazen arkadaş sohbetlerinde manifesting konusu açılınca bana, "Pozitif düşünürsem gerçekten hayatım değişir mi?" diye soruyorlar.
Bu sorunun kendisini ilginç buluyorum.
Çünkü mesele pozitif düşünmek değil.
Mesele, kendin hakkında anlattığın hikâyenin sana hizmet edip etmediği.
Diyelim ki yıllardır yazmak istiyorsun.
Bilgisayarını açıyorsun.
İlk sayfayı yazıyorsun.
Sonra içinden küçük bir ses yükseliyor.
"Kim okuyacak bunu?"
O ses sana aitmiş gibi geliyor.
Oysa çoğu zaman o ses sana ait değildir.
Belki yıllar önce kompozisyonunu küçümseyen ortaokul öğretmenin konuşuyordur.
Belki çocukken sürekli eleştirilen tarafın.
Belki de başarısız olmaktan korkan hâlin.
Biz o seslerin hepsine "ben" diyoruz.
Halbuki onlar yalnızca misafir.
...
Hayatımın bir döneminde sürekli aynı döngüyü yaşadığımı hatırlıyorum.
Bir işe büyük heyecanla başlıyor, sonra tam ivme kazanacakken geri çekiliyordum.
Uzun süre bunu erteleme alışkanlığı sandım.
Sonra bir gün defterime şu cümleyi yazdım:
"Başarılı olursam ne olur?"
Sorunun cevabı şaşırtıcıydı.
Daha çok çalışmam gerekir.
İnsanlar benden daha fazlasını bekler.
Hata yapma lüksüm kalmaz.
Yani aslında başarısızlıktan değil, başarının getireceği değişimden korkuyordum.
İnsan bazen hedeflerine ulaşamıyor değildir.
Onlara ulaşırsa kim olacağını bilmediği için yavaşlıyordur.
...
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:
Hayatımdan ne istiyorum değil...
Kendim hakkında hangi hikâyeye artık inanmayı bırakmaya hazırım?
Çünkü bazen hayatımızı değiştiren şey yeni bir şehir değildir.
Yeni bir ilişki değildir.
Yeni bir iş değildir.
Bazen yalnızca yıllardır aynı cümleyle başlayan hikâyeyi, ilk kez başka bir cümleyle başlatmaktır.
Ve insanın kaderi, çoğu zaman tam da o ilk cümlenin değiştiği yerde sessizce yön değiştirir.


0 Comments