Seda Sayan’dan İlhamla Tükenmişlik Sendromu: Kadın Ne Zaman Dinlenecek?

Seda Sayan’dan İlhamla Tükenmişlik Sendromu: Kadın Ne Zaman Dinlenecek?

Seda Sayan’dan Tükenmişlik Sendromuna Dobra Bir Bakış: Yoruldun Diye Hayattan Çekilmek Zorunda Değilsin

Kadınların kimseye söylemeden taşıdığı bir yorgunluk var. Öyle “Bugün çok yoruldum” deyip akşam erkenden yatağa girmekle geçecek cinsten de değil. Daha derinde bir yerde duruyor. Sabah gözünü açtığın anda başlıyor ve bazen gece başını yastığa koyduğunda bile mesaisi bitmiyor.

Üstelik dışarıdan bakınca gayet normal görünüyorsun.

Kalkıyorsun, kahvaltıyı hazırlıyorsun, çocukla ilgileniyorsun, telefonu cevaplıyorsun, evin işini yapıyorsun, bir yerlere yetişiyorsun. Biri sana “Nasılsın?” diye sorduğunda da otomatik cevap hazır:

“İyiyim.”

Bu kelimeyi kadınlar kadar profesyonel kullanan başka bir canlı türü var mı, bilmiyorum.

İyi değilizdir ama iyiyizdir.

Yorgunuzdur ama hallederiz.

Canımız sıkkındır ama geçer.

Uykusuzuzdur ama yarın erken kalkarız.

Biraz bunalmışızdır ama önce şu işi de bitirelim.

Çünkü kadınların hayatında “önce ben” diye başlayan cümlelerin sayısı, “Önce şunu halledeyim” cümlelerinin yanında oldukça mütevazıdır.

Ve bazen tükenmişlik tam da böyle başlıyor.

Büyük bir gürültüyle değil.

Sessizce.

Günlük hayatın içine karışarak.

Önce sabahları yataktan kalkmak biraz zorlaşıyor. Sonra eskiden keyif aldığın şeyler gözünde büyümeye başlıyor. Bir arkadaşın “Hadi kahve içelim” diyor; aslında gitmek istiyorsun ama hazırlanmak, evden çıkmak, park yeri aramak, geri dönmek, ertesi günün işlerini düşünmek bile gözünde büyüyor.

Sonra gitmiyorsun.

Bir süre sonra kimse çağırmıyor.

Sen de “Galiba artık böyleyim” diye düşünüyorsun.

İşte insanın kendisini kaybetmeye başladığı yerlerden biri burası.

Çünkü bir zamanlar sevdiğin şeyleri yapmıyor olman, onların artık sana iyi gelmediği anlamına gelmeyebilir. Belki sadece hayatında onlara ayıracak enerjin kalmamıştır.

Bence kadınların tükenmişliğini anlamak için tam da buraya bakmak gerekiyor.

Çünkü mesele çoğu zaman yalnızca yapılan işler değil.

Mesele, sürekli hazır olmak.

Herkesin ihtiyacını fark etmek.

Bir şey söylenmeden önce düşünmek.

Birileri unutmadan hatırlamak.

Birileri sormadan organize etmek.

Bir problem çıkmadan çözümünü kafada hazırlamak.

Ve bütün bunları yaparken kendi yorgunluğunu mümkün olduğunca sessiz tutmak.

Mesela sabah kahvaltı hazırlıyorsun.

Bir yandan çocuğun ne giyeceğini düşünüyorsun, bir yandan okul için gereken şeyi hatırlamaya çalışıyorsun. Telefonuna bir mesaj geliyor. Cevap veriyorsun. Sonra mutfakta yumurtaların azaldığını fark ediyorsun. “Bugün markete uğramam lazım” diyorsun.

Akşam ne pişireceğin daha kahvaltı masası toplanmadan zihninde beliriyor.

Sonra gün başlıyor.

Ve günün bir yerinde biri sana dönüp gayet masum bir şekilde soruyor:

“Akşama ne yemek var?”

İşte insanın orada bir anlığına ruhunu bedenden çıkarıp tavana bırakası geliyor.

Çünkü sen daha sabahtan beri yemek düşünüyorsun.

Sadece yemek değil.

Herkesin ne yapacağını, neye ihtiyacı olduğunu, neyin eksik olduğunu, neyin yetişmesi gerektiğini düşünüyorsun.

Biri senden “akşam ne yemek var?” diye cevap bekliyor.

Senin beynin ise çoktan istifa dilekçesini yazmış.

Ama tabii istifa edemiyorsun.

Çünkü beyin bile bazen senden izin almadan çalışıyor.

Mutfağa gidiyorsun.

Buzdolabını açıyorsun.

Bir süre bakıyorsun.

Domates var.

Peynir var.

Bir şeyler var ama bunların hiçbirisi “Ben akşam yemeğiyim” diye ortaya çıkmıyor.

Buzdolabını kapatıyorsun.

İki dakika sonra tekrar açıyorsun.

Sanki ikinci açışında içeride fırından yeni çıkmış bir yemek belirecek.

Yok.

Buzdolabı da senin kadar yorgun.

İşte bu küçücük sahne aslında çok şey anlatıyor.

Kadını tüketen bazen yemek yapmak değil.

Hayatın bütün küçük kararlarının dönüp dolaşıp yine onun önüne gelmesi.

Bir süre sonra insan yemek seçmekten bile yoruluyor.

Ne yiyeceğini bilmemekten değil.

Her gün, her saat, herkes için bir şey düşünmekten.

Ve tam burada Seda Sayan’ın yıllardır ekranlarda taşıdığı o kendinden emin kadın tavrı bana ilginç geliyor.

Çünkü Seda Sayan’ı seversiniz, sevmezsiniz; tarzını kendinize yakın bulursunuz, bulmazsınız. Ama onda yıllardır görünen belirgin bir şey var: Kendisini hayatın kenarına çekmiyor.

Yıllar geçiyor.

Hayat değişiyor.

Gündem değişiyor.

İnsanların ona bakışı değişiyor.

Ama kadın hâlâ hayatın içinde.

Hâlâ çalışıyor, konuşuyor, üretiyor, görünür oluyor.

Ve bence kadınların bundan alabileceği ders, “Seda Sayan gibi olmalıyız” kadar basit değil.

Daha derinde bir şey var.

Kadın yorulduğunda kendisini de emekliye ayırmamalı.

Çünkü biz bunu çok yapıyoruz.

Önce kendimize ayırdığımız zamanı azaltıyoruz.

Sonra arkadaşlarımızla görüşmeyi azaltıyoruz.

Sonra eskiden severek yaptığımız şeyleri erteliyoruz.

Sonra aynaya bakıp “Benden geçti galiba” demeye başlıyoruz.

Oysa belki bizden geçen hayat değil.

Sadece enerjimiz.

Ve enerji yeniden gelebilir.

Ama bunun için önce kendimize yıllardır söylediğimiz şu cümleyi bırakmamız gerekiyor:

“Şu işler bir bitsin, sonra…”

Şu işler bitmeyecek.

Bunu artık kabul edelim.

Çamaşır bitecek, bulaşık başlayacak.

Bulaşık bitecek, market çıkacak.

Market bitecek, okul mesajı gelecek.

Okul mesajı bitecek, başka bir şey çıkacak.

Hayatın bütün işlerinin aynı anda susacağı o efsanevi gün muhtemelen takvimlerde bulunmuyor.

Dolayısıyla kendimize ayıracağımız zamanı bütün işler bittikten sonraya bırakırsak, kendimize ayıracağımız zamanın anahtarı çamaşır sepetinin elinde kalıyor.

Ve o sepetin merhameti yok.

Asıl yorgunluk bazen yaptıklarımızdan değil, kendimizden beklediklerimizden geliyor

Kadın olmak tuhaf bir şey.

Bir yandan herkesten güçlü olmamız bekleniyor, bir yandan da güçlü olduğumuz anda bu güç hemen yeni bir görev olarak önümüze konuyor.

“Sen zaten halledersin.”

İşte bu cümle masum görünüyor ama yıllar içinde kadının omzuna bir ev dolusu yük bırakabiliyor.

Sen halledersin.

Sen daha iyi bilirsin.

Sen unutmazsın.

Sen organize edersin.

Sen daha sakinsin.

Sen çocuklarla daha iyi ilgileniyorsun.

Senin elinden geliyor.

Bir bakıyorsun, herkes senin güçlü olduğuna o kadar inanmış ki sen yorulmaya bile utanıyorsun.

Sonra bir gün gerçekten hiçbir şey yapmak istemiyorsun.

Ve suçluluk başlıyor.

“Ben neden böyleyim?”

Belki de “böyle” değilsin.

Belki çok uzun zamandır kendinden beklenenleri yerine getirmekten kendinden ne beklediğini unutmuşsun.

Bu çok farklı bir şey.

Ve bence tükenmişliğin en can alıcı taraflarından biri de bu.

İnsan bazen hayatından nefret ettiği için değil, hayatının içinde kendisine yer bırakmadığı için tükeniyor.

Bütün gün başkalarının ihtiyaçlarıyla ilgilenip gece yatağa girdiğinde kendine ayıracak hiçbir şey kalmıyor.

Sonra da “Ben eskiden neyi severdim?” diye düşünüyorsun.

İşte o soru biraz can yakıyor.

Çünkü kadın kendisini bir anda kaybetmiyor.

Kendinden vazgeçtiği küçük anları biriktirerek uzaklaşıyor.

“Bugün olmasın.”

“Sonra yaparım.”

“Şimdi çocuklarla ilgileneyim.”

“Şimdi evle uğraşayım.”

“Şimdi eşimin işi var.”

“Şimdi annemin ihtiyacı var.”

“Şimdi şu işi halledeyim.”

Sonra yıllar geçiyor.

Ve insan bir bakıyor ki kendisine ayrılan o “sonra” hiç gelmemiş.

Seda Sayan’ın bize hatırlattığı şey belki de tam burada

Seda Sayan’ın hikâyesinden alınabilecek şey onun hayatını kopyalamak değil.

Bence daha basit.

Kendini bırakmamak.

Bir kadın hayatında anne olabilir, eş olabilir, evin bütün düzenini taşıyabilir, ailesinin yükünü sırtlayabilir. Ama bunların hiçbiri onun sadece bu rollerden ibaret olduğu anlamına gelmez.

Kadının bir de kendi adı vardır.

Kendi zevkleri vardır.

Kendi merakları vardır.

Kendi arkadaşları vardır.

Kendi hayalleri vardır.

Ve evet, bazen kimseye hesap vermeden yalnız kalma isteği vardır.

Bütün bunlar kaybolduğunda hayat dışarıdan gayet düzenli görünebilir.

Ev temizdir.

Çocuklar iyidir.

Yemek yapılmıştır.

Herkesin işi görülmüştür.

Ama kadın içeride sessizce şunu düşünüyor olabilir:

“Peki ben?”

Bence asıl soru bu.

Ve bu soruyu sormak bencillik değil.

Tam tersine.

Kendini hatırlamak.

Çünkü tükenmişlik yalnızca “çok çalıştım” meselesi değildir. Uzun süre devam eden stresin, zihinsel yükün, sürekli sorumluluk hissinin ve kişinin kendisine ayırdığı alanın giderek küçülmesinin bir sonucu haline gelebilir.

Bu yüzden “Biraz daha dayanırım” her zaman çözüm değil.

Bazen dayanmak yerine durmak gerekiyor.

Bir şeyleri paylaşmak.

Bir şeylerden vazgeçmek.

Bir işi başkasına bırakmak.

Bir davete gitmemek.

Telefonu açmamak.

Bir gün evi toplamayınca dünyanın yıkılmadığını görmek.

Ve belki de en önemlisi, yorulduğunu kabul etmek.

Çünkü yorulmak başarısızlık değil.

Yorulmak insan olmanın bedellerinden biri.

Sürekli güçlü görünmeye çalışmak ise bazen o yorgunluğu daha da büyütüyor.

Seda Sayan’ın o dik duruşunu düşününce benim aklıma bu yüzden “Hiç yorulma” fikri gelmiyor.

Tam tersine.

Yorul ama kendini kaybetme.

Hayatın içinde kal.

Kendini sadece başkalarının ihtiyaçlarını karşılayan kadın haline getirme.

Çünkü çocukların büyüyecek.

Ev bir gün sessizleşecek.

Çamaşır sepeti bile sonunda boşalacak.

Ama o gün geldiğinde aynaya baktığında karşında sadece yıllarca herkese yetişmiş bir kadın görmek istemezsin.

Kendini de görmek istersin.

Biraz neşeni.

Biraz merakını.

Biraz eski halini.

Belki yepyeni bir halini.

Ve belki de Seda Sayan’ın yıllardır gösterdiği o “Ben daha buradayım” tavrının kadınlar için en güzel tarafı budur.

Hayatın sana biçtiği roller değişebilir.

Yaşın değişebilir.

Şartların değişebilir.

Ama kendini hikâyeden çıkarma.

Çünkü sen sadece evin işlerini yetiştirmek, çocukları büyütmek, herkesi düşünmek ve günü kazasız belasız kapatmak için yaşamıyorsun.

Akşam herkes uyuduğunda mutfakta ışık açık kalabilir.

Çamaşır makinesi yarın da çalışabilir.

Bulaşıklar sabaha kadar bekleyebilir.

Hatta o çok meşhur “yarın hallederim” cümlesini bugün gönül rahatlığıyla kullanabilirsin.

Dünya dönmeye devam edecek.

Ve sen de biraz otur.

Kahveni iç.

Gül.

Bir şeyler izle.

Arkadaşını ara.

Süsleneceksen süslen.

Hiçbir yere gitmeyeceksen bile.

Çünkü bazen bir kadının kendisine yaptığı en güzel iyilik, hayatını baştan aşağı değiştirmek değil.

Kendi hayatında yeniden görünür olmaktır.

Ve bunun için bütün işlerin bitmesini bekleme.

Çünkü o gün gelmeyecek.

Senin hayatın da beklemeye alınmış bir proje değil.

Hayat zaten şu an oluyor.

Post a Comment

0 Comments