İnsan bazı kayıpların yasını hemen tutamıyor. Çünkü önce neyi kaybettiğini anlaması gerekiyor.
Ben bunu yıllar sonra fark ettim.
Uzun süre hayatımda eksik olan şeyin uyku olduğunu sandım. Sonra sessizlik olduğunu... Kendime ait birkaç saat, plansız bir pazar sabahı, kimsenin beni bölmediği uzun bir kahve molası... Özlediğim şeyin bunlar olduğunu düşünüyordum. Ama ne zaman onlara biraz yaklaşsam, içimdeki boşluk yine aynı yerde duruyordu.
Demek ki eksik olan başka bir şeydi.
Hamile kaldığım günden itibaren herkes bana aynı şeyleri anlattı. Doğum nasıl olacak, emzirmek zor mu, bebek ilk aylarda ne kadar uyur, gaz sancısı ne zaman geçer, ilk dişi çıktığında neler yaşanır... İnsanlar iyi niyetle deneyimlerini paylaşıyorlardı. Kimse bana kötü bir şey söylemedi. Tam tersine, herkes hazırlıklı olmam için elinden geleni yaptı. Ama bugün geriye dönüp baktığımda fark ediyorum ki bana söylenmeyen şeyler, söylenenlerden çok daha fazlaymış.
Kimse, bir çocuk dünyaya gelirken yalnızca bir bebeğin doğmadığını söylemedi.
Kimse, aynı anda başka bir kadının da doğacağını anlatmadı.
Ve en önemlisi, kimse eski hayatımla arama görünmez bir mesafe gireceğini söylemedi.
Doğumdan sonra herkes bebeği görmek istedi. Kime rastlasam aynı soruları duyuyordum. Geceleri uyuyor mu? Kime benziyor? Gazı var mı? Emmesi nasıl? Kilo alıyor mu?
Bana "Sen nasılsın?" diye soranlar da oldu elbette. Ama o soru çoğu zaman nezaket gereği sorulmuş gibiydi. Kimse gerçekten cevabı duymaya hazır değildi. Zaten ben de hazır değildim. "İyiyim." diyordum. "Yoruluyoruz ama çok şükür" diyordum. Çünkü anneliğin ilk aylarında insan kendi duygularını tarif edecek kelimeleri bile bulamıyor. Sanki bütün dikkatini başka bir canlıya verdiğin için kendi iç dünyan bulanıklaşıyor.
Ben de öyle yaptım.
Günün sonunda üzerime çöken yorgunluğu uykusuzluğa bağladım. Kendimi ihmal edişimi anneliğin doğal bir parçası sandım. "Biraz büyüsün geçer." dedim. "Herkes böyle yaşıyor." dedim. "Bütün anneler aynı şeyleri hissediyordur." dedim.
Sonra yıllar geçti.
Bezler bitti.
Gece beslenmeleri sona erdi.
Oyuncaklar değişti.
Masallar değişti.
Gündüz uykuları sona erdi..
Ama içimde tarif edemediğim eksiklik hiç değişmedi.
Bir akşam mutfakta yemek hazırlıyordum. Bulaşık makinesi çalışıyordu. Ertesi gün okul için beslenme çantası hazırlamam gerekiyordu. Kızım salondan bana sesleniyor, telefonuma peş peşe mailler düşüyordu. Dışarıdan bakıldığında tamamen sıradan bir akşamdı. Kimse hasta değildi. Evde kavga yoktu. Hayat rayındaydı.
Belki de insan en büyük fark edişlerini tam da böyle anlarda yaşıyor.
Çünkü hayatın yönünü değiştiren cümleler bazen büyük felaketlerin ortasında değil, bulaşık makinesinin uğultusu eşliğinde geliyor.
O akşam içimden tek bir cümle geçti.
"Ben eski hayatımı özlüyorum."
O cümle zihnimde belirir belirmez başka sesler konuşmaya başladı.
Nasıl böyle düşünürsün?
Kızını sevmiyor musun?
Bu kadar insan çocuk sahibi olabilmek için neler yaşıyor.
Şükret.
İşin ilginç yanı, bunların hiçbirini bana o anda kimse söylememişti. O sesler yıllar boyunca duyduğum cümlelerden, bakışlardan, televizyon dizilerinden, reklamlardan, sosyal medyadan ve büyürken zihnime yerleşen annelik hikâyelerinden oluşuyordu. Daha ben kendimi savunamadan kararını vermiş görünmez bir jüri gibiydiler.
O gece uzun süre kendimi suçladım.
Uyuyamadım.
Sonra yataktan çıkıp kızımı izledim.
Mışıl mışıl uyuyordu.
Saçları yastığın üzerine dağılmıştı. Çocuklar uyurken dünyanın bütün yüklerinden habersiz görünür ya... İnsan o an onların yüzüne baktığında zamanın biraz yavaşladığını hissediyor. Elini uzatıp saçlarını düzelttim. İçimden geçen ilk şey şuydu:
Seni dünyadaki herkesten çok seviyorum.
İkinci düşüncem ise şuydu:
Peki neden bazen bu kadar mutsuz hissediyorum?
Uzun süre bu iki cümlenin aynı kalpte yaşayabileceğine inanmadım.
Çünkü bize annelik hep tek bir duyguyla anlatıldı.
Mutluluk.
Şükür.
Fedakârlık.
Hiçbir karşılık beklemeden sevmek.
Sanki anne olduğunuz gün bütün eski duygularınız silinip yerlerine çip'le yalnızca bunlar yerleşiyormuş gibi...
Oysa gerçek hayat böyle işlemiyor.
İnsan aynı anda hem minnet duyabiliyor hem yorulabiliyor. Hem çok sevebiliyor hem özleyebiliyor. Çocuğu için gözünü kırpmadan her şeyi yapabilecek kadar büyük bir sevgi taşıyıp, aynı zamanda kendine ait eski hayatının ardından sessizce yas tutabiliyor.
Bu iki duygu birbirini iptal etmiyor.
Ben bunu ilk kez başka kadınların yazdıklarını okumaya başladığımda anladım.
Gece herkes uyuduktan sonra bahçeye çıkıyordum. Elimde kahvem, bir elimde sigaram... Kızımın yanında hiç içmediğim için sigara artık gecenin alışkanlığına dönüşmüştü. Ev sessizleşiyor, dünya biraz yavaşlıyor, ben ise telefonumun ekranında tanımadığım kadınların hikâyeleri arasında dolaşıyordum. Aslında ne aradığımı bilmiyordum. Belki yalnız olmadığımı kanıtlayacak tek bir cümleyi... Belki de yıllardır içimde taşıdığım duyguyu benden önce cesaret edip yazmış bir kadını.
Sonra İngilizce forumlarda aynı cümleyle tekrar tekrar karşılaşmaya başladım.
"Çocuğumu dünyadaki her şeyden çok seviyorum ama..."
Devamı herkeste farklıydı.
"...ama kendimi kaybettim."
"...ama bazen kaçmak istiyorum."
"...ama artık kim olduğumu bilmiyorum."
"...ama eski hayatımı özlüyorum."
O gece ilk kez rahatladığımı hatırlıyorum.
Ertesi sabah yine aynı hayatın içinde uyanacaktım.
Ama yıllardır ilk kez kendimi bozuk, nankör ya da kötü bir anne gibi hissetmedim.
İçimde taşıdığım şey, yalnızca bana ait gizli bir kusur değildi. Adı konmamış bir kayıptı. Belki de bu yüzden bu kadar ağırdı. İnsan, yasını tutmasına izin verilmeyen şeyleri çok daha uzun süre taşıyor.
Yalnız değildim.
Yıllardır fısıltıyla konuşulan bir şeyin tam ortasındaydım.
Sorun bende değildi.
Belki de bize anneliğin sadece başlangıç kısmı anlatılmıştı.
Kimse vedalaşma kısmından söz etmemişti.
Annelik, dışarıdan bakıldığında sadece yeni bir rol gibi görünüyor. Oysa psikoloji uzun zamandır bunun çok daha büyük bir dönüşüm olduğunu söylüyor. Son yıllarda araştırmacılar bu değişimi tanımlamak için "matrescence" adını verdikleri bir kavram kullanıyorlar. Tıpkı ergenliğin çocukluktan yetişkinliğe geçişi anlatması gibi, matrescence da bir kadının anne olurken yaşadığı zihinsel, duygusal ve kimliksel dönüşümü anlatıyor.
Bu kavramı ilk okuduğumda uzun süre boş boş ekrana baktığımı hatırlıyorum.
Belki de bu yüzden bazı kadınlar doğumdan yıllar sonra bile kendilerini hâlâ "eski ben" ile "şimdiki ben" arasında sıkışmış hissediyor. Çünkü anne olduğumuz gün yalnızca bir çocuk doğmuyor. Aynı anda yeni bir kadın da doğuyor. Ama herkes bebeğin büyümesini izliyor. Kadının nasıl değiştiğini ise neredeyse kimse fark etmiyor.
Doğumdan sonra bebeğin kilosu konuşuluyor.
Uyku düzeni konuşuluyor.
Beslenmesi konuşuluyor.
Peki ya anne?
Anne nasıl biri oldu?
Artık nelerden korkuyor?
Neleri özlüyor?
Hangi hayallerini sessizce rafa kaldırdı?
Kimse bunları konuşmuyor.
Çünkü annelik hakkında anlatılan hikâyelerin çoğunda annenin iç dünyası yok. O, daha çok başkalarının ihtiyaçlarını karşılayan bir karakter gibi yazılıyor. Sürekli veren, sürekli yetişen, sürekli güçlü kalan biri...
Ama gerçek kadınlar böyle yaşamıyor.
Gerçek kadınlar bazen banyoda kapıyı kilitleyip iki dakika fazla oturuyor. Duş aldığı için değil, kimse seslenmeden, rahatsız edilmeden nefes alabilmek için.
Gerçek kadınlar bazen arabayı park ettikten sonra eve girmeden önce birkaç dakika daha direksiyonun başında bekliyor.
Gerçek kadınlar bazen markette gereğinden uzun dolaşıyor. Çünkü o ekstra yarım saat, günün yalnızca kendilerine ait olan tek zamanı olabiliyor.
Bunları yıllarca kimseye anlatmadım.
Çünkü anlatsam, ilk duyacağım şeyin ne olacağını biliyordum.
"Her anne böyle."
İşte bu cümleyi artık eskisi kadar masum bulamıyorum.
Evet, belki birçok anne böyle hissediyor.
Ama tam da bu yüzden konuşmamız gerekmiyor mu?
Bir acının yaygın olması, onun görünmez kalmasını gerektirmez.
Tam tersine...
Milyonlarca kadın aynı yükü sessizce taşıyorsa, belki de sorun kadınlarda değil; onlardan beklediğimiz imkânsız annelik hikâyesindedir.
Ben artık o hikâyeye eskisi kadar inanmıyorum.
Çünkü yıllar sonra geriye dönüp baktığımda yalnızca kızımın çocukluğunu hatırlamak istemiyorum. Kendi hayatımın da sessizce yanımdan akıp gidişini hatırlamak istiyorum.
Belki de bu yüzden yazıyorum.
Kimseyi ikna etmek için değil.
Haklı çıkmak için de değil.
Sadece yıllarca kendime bile söyleyemediğim bir cümleyi artık korkmadan kurabildiğim için.
Belki bu yazıyı okuyan başka bir kadın da, yıllardır adını koyamadığı duygunun adını burada bulur.
Ve ilk kez kendine biraz daha şefkatle bakar.
Çünkü bazen insanın iyileşmesi, bir çözüm bulmasıyla değil; sonunda yalnız olmadığını anlamasıyla başlıyor...
.....
Belki yıllar sonra kızım bu yazıyı okur.
Belki ilk anda canı yanar. "Annem anne olmayı sevmemiş." diye düşünür. İşte en çok bundan korkuyorum. Çünkü söylemeye çalıştığım şey tam olarak bu değil.
Ben seni hiç sevmedim demiyorum. Asla diyemem, sen ben her şeyimsin.
Ama ben, seni çok ama çok sevebilmek, sana sahip olabilmek için geride bırakmak zorunda kaldığım kadını da bazen özlüyorum, diyorum.
Bir çocuk dünyaya gelirken, başka bir hayat da usulca kapanıyor. Kimsenin cenazesi kaldırılmıyor, kimse başsağlığı dilemiyor. Yine de geride kalan bir kadın var. Hayalleriyle, alışkanlıklarıyla, sessizliğiyle, kendine ait zamanlarıyla...
İşte ben yıllarca onun yasını tuttum.
En acısı da neyi kaybettiğimi uzun süre anlayamamış olmamdı.
Bugün ilk kez bunun adını koyabiliyorum.
Ve eğer bir gün kızım da anne olursa, umarım bu satırları okuduğunda beni yargılamaz. Umarım yalnızca şunu anlar:
Annesi onu çok sevdi.
Hem de tarif edemeyeceği kadar.
Ama o da, herkes gibi, sadece bir anne değil; özleyen, yorulan, vazgeçen, yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir insandı.
Bir kadının çocuğunu bütün kalbiyle sevmesi, bazen kendi eski hayatını özlemesine engel değil.
Bu iki duygu birbirini yok etmiyor.
Sadece aynı kalpte, birbirine yer açmayı öğreniyor.
Belki de annelik tam olarak budur.
İnsanın, aynı anda iki gerçeği de taşıyabilecek kadar büyümek zorunda kalması.
Kalbinizden öperim 🩶

2 Comments
Gerçekten de, bazı duyguların ve deneyimlerin sadece yaşayan tarafından anlaşılabildiği bir çağdayız.
Annelik gibi kutsal görülen ama bir o kadar da derin çelişkiler barındıran bir konuda böyle anlayışla yaklaşmanız yüreğime dokundu.
Ben de bu yazıyı yazarken içimdeki sessiz çığlığı biraz olsun duyurabilir miyim diye umut ettim.
Yorumunuz, bu sesin bir kalbe daha ulaştığını gösterdi.
Çok teşekkür ederim 🙏🌸